the truman show
1 entry • 1 favori
-
truman show'daki fiji, aslında çoğumuzun zihninde yer alan o "ideal yuva" veya "dünyadaki cennet" düşüncesini temsil eder.
maddi manevi sıkıntılar içindeki insanların, varoluşsal acılar çeken insanların kendilerini rahatlatmak ve bayağı hayatlarına sabretmek için dayandıkları bazen yarı fantezi, bazen de tamamen hayal olan kavramdır bu. insan kafasının içinde bir bölge seçer ve sonra da onu takıntı haline getirir, bir gün oraya giderek acılarından kurtulup huzura kavuşacağını; dünyadaki cenneti bulacağını düşünür. bazen buna gerçekten inanır, bazen de hayal olduğunu bile bile kafasının içinde, bilinç altının en derinliklerinde o ideali tutar. o bölgeye ulaştıktan sonrasını ise düşünmez, mesele oraya varmaktır; sonrasında ne olacağının bir önemi yoktur. pek çok insan ise bu düşüncesini gerçekleştiremeden ölüp gider. içinde doğup büyüdüğü ortamdan çıkmak, çevresini saran perdeyi yırtmak ister. yol kitapları okur ve yol filmleri izler, onlarla şevklenir ancak ertesi sabah işe gitmeye ve sıkıcı sorumluluklarını yerine getirmeye devam eder.
edebiyat ve sinemada bu olgu çeşitli yapıtlarda kendini gösterir. örneğin esaretin bedeli'nde andy dufresne adlı karakter için bu yer meksika'nın zihuatanejo kasabasıdır. "hafızası olmayan kasaba" lakaplı bu yerleşim bölgesine giderek geçmiş hayatından uzakta bambaşka bir insan olarak yeniden doğmak ister dufresne. inception'da cobb için bu yer, çocuklarının yanı başıdır. zaten çocuklarını gördükten sonra topacın dönüp dönmediğini umursamaz, idealine kavuştuktan sonra gerçek dünya veya rüyada yaşadığının bir önemi yoktur artık. truman show'da ise bu yer fiji'dir.
bazen insanlar bu ideal yeri önceden kafasında kurmaz, çeşitli çilelerden sonra yaşamının vardığı uç noktayı bir aydınlanma vasıtası olarak görür. örneğin suç ve ceza'da raskolnikov karakteri, yeni bir ruhsal doğum için ihtiyaç duyduğu yeri sibirya'da bulur. girdinin bundan sonrasını mazlum beyhan'a bırakalım;
"romanın epilogunda yazar, raskolnikov’un bir erken sibirya sabahında, ırmak kıyısında tek başına düşünceye dalışını anlatır: “raskolnikov barakadan çıkıp doğruca kıyıya indi, burada istif edilmiş kütüklerin üstüne oturdu, geniş ve ıssız ırmağı seyre daldı. bu yüksek kıyıdan, göz alabildiğine uzanan bozkır görülüyordu. ırmağın uzak karşı kıyısından belli belirsiz bir şarkı duyuluyordu. orada, güneşle yıkanan uçsuz bucaksız bozkırda, küçük kara noktalar halinde göçebe çadırları seçiliyordu. orada özgürlük vardı. orada, buradakilere hiç benzemeyen, bambaşka insanlar yaşıyordu…”
romanının son ezgilerinin son birkaç notası olan bu sözlerde, dostoyevski’nin ve kahramanının, özgür insanların sakin, huzurlu yaşayışlarına duydukları büyük özlem dile getirilmektedir. büyük rus yazarı ömrü boyunca acılar çekerek böyle bir hayata uzanan yolu aramıştı. derinden derine ve içi burkularak aradığını bulamayacağını biliyordu. kahramanını, yazgısında kesin bir ahlaki dönüş yaptırarak, “yeni bir hayat”ın eşiğinde bırakmasının nedeni budur. raskolnikov kendine ve başkalarına yalan söylemeyen dürüst bir insandır. cinayetten sonra bile, sonuna kadar dürüst kalmıştır: hem kendine karşı, hem başkalarına karşı. işte bu
nedenle dostoyevski, kahramanının öyküsünü, bir düşüşün öyküsü değil, ahlaki yükselişin öyküsü sayar. bir yanlış yapan ve yanlışını anlayan raskolnikov, bu yanlışın altında ezilip yok olmaz, kendinde kendini yeniden yaratacak iç güçler bulur; insanlık dışı “düşünce”sinin başarısızlığa uğrayıp yok olması, onun kişiliğinde yepyeni bir insancıllığın başlamasına kaynak oluşturur."⋯2026-02-28 02:09